“Sıkıldıkça düş gücümüz gelişti” | HABER.com.tcHABER.com.tc

5 Mart 2021 - 07:07

“Sıkıldıkça düş gücümüz gelişti”

reklam
“Sıkıldıkça düş gücümüz gelişti”
Son Güncelleme :

01 Mayıs 2020 - 14:21

11 kez okundu
reklam

“Bir çağ ölürken, yenisinin az önce doğmadığı bir zamanda yaşıyoruz. Bu sarsıntı çağında duyarlıkla yaşamak gerçekten cesaret istiyor. Bir seçimle yüz yüzeyiz. Dayanaklarımızın sarsıldığını hissedince vesvese ve panik içinde geri mi çekileceğiz? Aşina sularda demir taramanın ürküntüsüyle kaskatı kesilip, tutukluluğumuzu duygusuzluğumuzla mı örtüp saracağız? Geleceğe dürüst yaşamak bilinmeyene atlamak demektir; bu da, halihazırda emsali olmayan ve pek az kişinin kavradığı dereceden bir cesareti gerektirir.” Varoluşçu felsefenin yanı sıra insancıl psikolojinin de kayda değer isimlerinden biri olan ABD’li Rollo May, 1975 basımlı “Yaratma Cesareti” adlı kitabında böyle sesleniyor bu dünyanın fanileri bizlere…

Bugünlerde, 206 kemik biz faniler de Rollo May’ın dediği gibi ‘bir seçimle yüz yüzeyiz’… Tek hücre bir organizma covid-19 salgını gündemimizi belirlemekle kalmıyor, geleceğimizi de şekillendiriyor. O Kadar ancak ömür sayacımızın altını çizip, ölümlü olduğumuzu sadece arketiplerimizde bırakmıyor. İnsanlık tarihine baktığımızda, bu nesil mevzulardan ‘ders’ küskün mıdır yoksa o vahim eşikler atlatılmış mıdır; muamma! Fakat bugünlerde bu salgının diliyle görüyoruz, konuşuyoruz, hissediyoruz ve geleceği tahayyül ediyoruz, bu aşikâr.

Hatta ola ki de keşfediyoruz! Lakin dünya yaşının 4.5 milyar sene, insan yaşının ise 300 bin sene olduğunu düşünürsek, bilimin, biliminsanlarının söylemi ışığında ve May’ın da dediği gibi ‘cesaret gerekecek’ şekilde bildiğimizi sandığımız ne varsa yeniden göz gezdirmemizin vaktidir olur ya de… Bu göz gezdirmelerin fonuna sanat da eklenirse ilaç olur ve hayat sahamız genişler minvalinde, hayat bugünlerde evinizde internete bağlıysanız ‘gitmesek de o köy bizim köyümüzdür’ misali 24 saat online… Özetle, sanat erişimi (çoğunun boş zamanı vesilesiyle) zamansız ve herkese, ola ki de defalarca olması gerektiği gibi, diye içimden geçirirken, bu konunun da farklı bir boyutu olduğunu es geçmeyip, başka bir mevzunun öznesi diyerek ilginize mazhar olacağını düşündüğüm sadedime ulaşmak isterim.

5e8c7ef579da3e2034104239

Bugün sizleri, naif kelamı ve renklerin az kalsın kendi hikayelerini anlattığı eserleriyle bana iyi gelen, “Türkiye’nin birincil ve tek çini mürekkebi ressamı” Pınar Tınç ile tanıtmak istiyorum. Bugüne dek yurtiçi ve yurtdışında gerçekleştirdiği o kadar çok sergiyle dikkat çeken ve sanatseverlerin “Seni Seviyorum Anne” ve “Masumiyet” adlı sergilerinden takibinde olduğu Tınç, bu kez “İyi Geceler Bebeğim” anlamına gelen “Bonne Nuit Mon Bébe” ile karşımızda. Sergisinde, keza çocuklarına keza de kendi çocukluğuna seslenen ressamın eserlerinde, Hint Okyanusu’ndaki tropikal yanardağ adalarının sıcaklığından Okyanusya kültürünün renklerine, Réunion motiflerinden, doğaya, kadınlara ve çocuklara dair izler bulacaksınız. Ezcümle; Tınç ile yaptığımız röportajı ibraz ederek şimdilik huzurlarınızdan ayrılıyorum.

 “Tuale döken bir aracı oluyorum”

“Fotoğraf yaparken zevk duymak, yaratma, esinlenme sarhoşluğu diye de bir şey yoktur. Bunun tam tersine, yapılacak veya bitmiş ortaya getirilecek şey önünde büyük bir serinkanlılığa ve huzura gereksinme duyulması gerekir. Sizin sözünü ettiğiniz zevki ben fotoğraf bittikten daha sonra duyarım. O zamana dek ‘saraband’ dansını oynayan fırçamdır. Ben değilim” diyen Fransız fovist usta Raoul Dufy’nin sözlerinden yola çıkarsak, siz resim yapma yolculuğunuzu nasıl tanımlıyorsunuz?

Kendimi bu konuda fazla inceleme etme fırsatım olmuyor. Gündelik çalkantıların içinde kendiliğinden gerçekleşen ve gerçekleşmemesi muhtemel olmayan bir şey resim gerçekleştirmek benim için. yemek, uyumak, yürüyüş gerçekleştirmek, kitap okumak, kastetmek gibi, kısacası yaşama emrindeki tüm eylemler gibi doğal bir aktivite. Böylece farkında olan değilim, nasıl ve neden resim yaptığımın; sanki karşısında konulamaz bir akışın içinde gerçekleşiyor. Boyalar elde etmek, tualleri, kağıtları karşılaştırmak, hazırlık gerçekleştirmek, atölyeme yürürken çizgileri, renkleri, motifleri, figürleri, az daha sonra birbirleriyle girecekleri ahengi düş etmek, sözde saat gibi yerleşmiş bir gerçeğin vücuda gelişi benim için. Dufy haklı bu konuda. Kendimi adamakıllı bırakıp gidiyorum, ben resim yapmıyorum, resim kendiliğinden ortaya çıkıyor. Ben yalnızca onu kağıda veya tuale döken bir arabulucu oluyorum.

Bugünden geçmişe baktığınızda hayatınızdaki kırılma noktası nedir, kimlerdir?

Büyük ölçüde çocuklarım diyebilirim. Elbette çocuksuz bir hayatta da resim yapacaktım. Hatta ola ki de daha çok enerji, zaman ve imkânım olacaktı. Lakin, çocukların ve aile hayatının yarattığı büyük titreşimlerin, resmimi beslediğine, beni olgunlaştırdığına, daha cesur yaptığına inanıyorum. Belki gündelik aile hayhuyundan fazla uzaktan bir usta olsaydım, resimlerimde yaşam verdiğim kreol figürler, bu kadar yaşanmışlık yansıtmayacak, arkadaki plandaki kırılmalar, renk patlamaları ve perspektif dalgalanmalar, bu dek bariz olamayacaktı. Hayatın öğrettiği bir şey varsa, o da reel ne kadar ağır veya güç gelse de, sizi ara sıra kendinizi aşmanıza, kariyerinizi ileri itmenize muavin oluyor.

5e8c7f0479da3e203410423b

 

“Öncü edinmek anlaşılmama riskini getiriyor”

Gelelim, çini mürekkebi serüveninize. Sahiden diğer boyama türlerini deneyimledikten sonra, çini mürekkebinde karar kılmışsınız. İlk çini mürekkebi eserinizdeki hissinizi tanımlar mısınız? Ve o günden bugüne evrilme sürecinizi anlatır mısınız?

Çini mürekkebi diğer materyallere nazaran çok daha akan ve denetleme edilebilir bir madde. Yarattığı ışık oyunları ve elastik yapısı, bana resme ayrıca hızlı ayrıca de geniş şekilde hakim olmama olanak veriyor. Şayet yağlıboya veya suluboya dek yaygın yok fakat inanıyorum zamanla yeni sanatçılar da benim yolumdan gelecekler. Modern hayatta yerinde, yeni sanatsal arayışlar arttıkça, desen ve motifleri keza rahat keza de etkin şekilde yaratmaya kullanışlı bu materyalin daha fazla kullanıcı kazanacağına inanıyorum. Ben ilk başladığımda daha öbür renkleri pazarlanmıyordu bile. Yalnızca siyah çini mürekkebi satılıyordu. (Fransa’da ada) La Réunion’da büyük bir Çin etkisi var, dolayısıyla oradan öbür renklerde mürekkepler geliyordu. Orada yaşamaya başladığımda bu çeşitlilikten yararlanma fırsatı buldum. Birkaç sene sonradan da bütün dünyaya ve Türkiye’ye yayıldı renkli mürekkepler.

“İlk ve tek çini mürekkebi ressamı” olmanın zorlukları ve kolaylıkları neler? Bu tekniğe alaka duyanlara tavsiyeniz ne olur?

İlerici edinmek, bir konuda lider olmak basit değil. İnsanlar doğal olarak size değil, yaptığınıza güveniyorlar. Sizi söylediklerinizle veya amaçlarınızla yok, yaptığınız işle değerlendiriyorlar. Ben yaptığım işe çok güveniyorum. Severek, hakkını vererek ve inanarak yapıyorum. İyi bir meslek ortaya çıkardığımı düşünüyorum. Resimlerimin boyutlarından insanların gözü korkuyor. Genelde 1.30 – 2 metreyi geçer ende ve boydalar. Evlerinde yeteri değin büyük duvar olmadığından yakınıyorlar. Fakat ben hayallerimi, rüyalarımı, hayatın bana hediye ettiği ilhamları, daha minik boyutlarda yapamam. Kocaman hayallerimiz ve rüyalarımız içinde yaşamalıyız. Şüphesiz ayaklarımız yere sağlam basmalı ama ruhumuz ve aklımız küçük, kuru bir dünyada değil, rengarenk, boşlukta dans eden koskoca bir evrenin içinde, bir koca duvarı kaplayan rüyalar içinde olmalı diye düşünüyorum.

Son serginiz “İyi Geceler Bebeğim”in çıkış öyküsünü anlatır mısınız?

Hikayesi kızım ve oğlumdan çıktı. Biri İstanbul’da doğdu, diğeri de Réunion’da. Birisi erkek aynı bir volkan gibi, öbür de bir melek. Volkan ve melek arasında gidip gelirken, Réunion’da bir gece gezdiğimiz volkan aklıma geldi. Dağın eteklerinden usul yöntem süzülen lavlar, kapkaranlık gecenin içinde yavaş yavaş yaşam bulan kıpkırmızı bir varlık, bir canlı gibi hareket ediyordu. Sözde, birazdan hayata gelecek bir bebek gibi. Mükemmel bir manzaraydı. Dünyanın gerçekte yaşadığını, canlı olduğunu, soğuk yerkabuğun altında kaynar kalbi atan bir yaratık olduğunu, uzayın karanlığında uykuya yatan bir bebek olduğunu düş ettim. İyi geceler bebeğim, yani “Bonne Nuit Mon Bébé” çocuklarım ile dünya aralarında yaptığım bu bağlantıdan çıktı.

“Çocuklarıma yazdığım sevgi ve özür mektupları”

Eserlerinizde çocuklarınızın artış korkusunu kendinizle özdeşleştirip, betimlediğiniz cümleleriniz, aslında bugünün dünyasını özetliyor gibi. Sizce dünün çocukları bizler, bugünün çocuklarını yeterince anlayabiliyor muyuz?

Çocuklarımız bizi kat kat geçecekler. Bizim zayıflığımızı, yetersizliğimizi, bencilliğimizi anlayacaklar; şayet bizi hor görecekler ama olsun. Olur Ya böylesi daha iyi olur. Yaptığımız hataları reddetsinler, dünyaya verdiğimiz zararı kabul etmesinler. Yaşam zannettiğimiz zayıflıklarımızı, bağlılıklarımızı kabul etmesinler, ayaklanma etsinler ve içinden çıkamadığımız bu illet düzeni yok edebilsinler. Yani bizlere benzemesinler. Çocuklarıma nasıl gelecek bilinci verebilirim bilmiyorum. Belki birazcık da bu yüzden resme kaçıyorum. Fotoğraf yaparken, bu yargılar kafamdan uçup gidiyor. Gelecek için çocuklarıma yazdığım özür ve sevgi mektupları gibi düşünebiliriz resimlerimi. Umarım, yıllar sonradan, ben bu dünyadan gittikten daha sonra, onlara bakarak açıklamak istediğim küçük insani hikayeleri keşfedip, yaşam felsefelerinin içine ekleyebilirler ve geleceklerini şekillendirirken, bu hikayeleri de beyinlerinin bir köşesinde tutarlar ve bizi çok kötü yargılamazlar…

Sergilerinizin geçmişten izler taşıdığının altını çiziyor, çıkış noktanızın da kendi deneyimleriniz olduğunu belirtiyorsunuz; sizi, resimlerinizi -ki herkes bir hikaye gerçekte- yapmaya iten baskı nedir?

Çocukluğum. Bütün düş gücüm çocukluğumda oluştu. Bozcaada, o yıllar daha ağırbaşlı bir yerdi. Adaya dürüst doğru gemi bile gelmiyordu. Yalnızdık. Birkaç yüz ada ahalisi, kargalar, tilkiler, balıkçılar, bir başımıza tarlaların, bağların, tepelerin içinde küçücük bir adada, küçücük bir köy hayatımız vardı. Vakit geçmek bilmezdi. Şu Anda daha iyi anlıyorum ne dek yardımcı bir şey olduğunu sıkılmanın. Sıkıldıkça düş gücümüz gelişti, ufacık şeylerden koca koca renkler çıkardık hayatlarımızda, rüyalar, hayaller birbirleriyle karışıp, harmanlanıp resimlerime dönüştüler. Resimlerim şekillendikçe, içimdeki renkli dünya hakiki olmaya başladı. Bugünün çocuklarını gördükçe üzülüyorum, hayal kurmaya ihtiyaçları bile değil. Dijital dünya bütün hayallerini kaplıyor. Bizim böyle imkanlarımız yoktu. Ekranlardan çok, ‘hakiki dünya’ ve ‘hakiki insanlarla’, kısacası ‘gerçek gerçeklikle’ iç içeydik.

5e8c7f1079da3e203410423e

Bozcaadalı’sınız ve resimlerinizde yeniden birer ada olan Reunion ve Okyanusya motifleri uyarı çekiyor. ‘Ada’nın kavram olarak sizdeki karşılığı nedir? Bize oraların hikayelerinden bahseder misiniz, sizi büyüleyen ve tuval karşısına oturtan neler oldu?

Ada kavramı bana fazla ilham veriyor. Etrafı denizlerle taraflı, korunaklı, yalnızlığımı ve düş gücümü kucaklayan, rüyalarımı içine saklayabileceğim, hatıralarıma kendimi bırakabileceğim, fırtınalı yaşam denizinde kucağına kaçabileceğim bir sığınak. Okyanus ötesi adalar da böyle sığınaklar. Yüzyıllarca denizcilerin kaçtıkları, saklandıkları, sığındıkları cennet parçaları… La Réunion da böyle bir yer. Denizin içinden fırlayıp, çıkmış bir volkanın binlerce yıl ağır ağır oluşturduğu bir cennet parçası.

Hayvanlar, ahali fazla fazla daha sonra keşfediyorlar. Önce uzun yıllarca lavdan başka bir şey olmayan Rodos büyüklüğünde bir ada. Sonra yüzyıllar her tarafında tropik bir orman oluşuyor. Binlerce metre yükseklikte dağların eteklerinde denize değin inen rengarenk, çeşit çeşit ot gibi yaşama. Kuşlar, böcekler, hayvanlar akın akın geldikten yıllar sonradan ama insan hikayeleri başlıyor.

15. yüzyılda korsanlar, gemiciler, başıboş denizcilerin uğrak yeri oluyor. Sonra bir süre İngiliz sömürgesi oluyor. sonra da Fransızlar ele geçiriyor, kölelik ve şeker kamışı adası oluyor. Kölelerin hâlâ bile kulaktan kulağa söylenen hikayeleri, şarkıları var. Bugün benim hâlâ can atarak dinlediğim (geleneksel olarak perküsyon ve müzikal bir yay ile eşlik edilen) Maloya müziği UNESCO’nun dünya manevi serveti olarak biliniyor. (Adalı müzisyen) Daniel Waro benim en sevdiğim Maloya şarkıcısı. Keşke kreol dilini bilseydim ve ayrılık, acı ve özgürlük hasreti kokan bu hikayeleri size anlatabilseydim.

“Modern dünyamızda kaçtığımız bir reel”

“Ada’nın belki en kıymetli kaynağını kara kadınlarını seçtim” diyorsunuz ve ekliyorsunuz; “Umarım, kara kadınlarının gözlerindeki kabullenmiş sessizliği, şükrederken affeden gizliliğini sizler de fark edersiniz.” Bize azıcık kara kadınlarından bahseder misiniz?

 Eski kölelerin torunları hâlâ bu adanın yerli halkı. Köleler özgürlüklerini kazandıktan sonradan, devlet onlara toprak vermiş ve burada kalmışlar. Lakin kara kadınlarının bazıları, özellikle Madagaskar, Mayot ya da Komorlar’dan gelenleri hâlâ esaret zamanlarından gelen hikayeleri yansıtan simalara sahipler. Onların bakışlarında çok arkadaş canlısı, çok gerçek bir şeyler görüyorum. Çağdaş dünyamızda kaçtığımız bir hakiki, kolay bir insaniyet gerçeğini, masumiyeti, alçakgönüllülüğü görüyorum ve bunları çizmeye çalışıyorum. Hem anaç, sabırlı, halden anlayan bakışlar bunlar keza de hatalarımızı, korkularımızı, zayıflıklarımızı bize andıran. Beni çok etkiliyor, onlarla oturup konuşmak, bakışlarında izah etmek istedikleri hikayelerle tanışmak istiyorum.

Fikret Mualla, 1936’da Bakırköy Zihin Hastanesi’ne yatırıldığında bu mürekkebi kullanarak fantastik çizimler yapmış. Hatta oda arkadaşı Neyzen Tevfik’i de bu teknikle çizdiği bir portresi bulunmakta. Kendine model olarak ise us hastalarını, hastane köşelerini ve doktorları seçtiği belirtiliyor. Günümüze kadar neden çini mürekkebine ilgi ve alâka olmamış sizce?

 Kişisel Olarak, sanata olan görünüm açısından dolayı. Sanat mutlaka gösterişli, sofistike, karışık, varlıklı veya çoklu bir yaratım almak zorunda yok. Sade, tekil, iddiasız, hatta fiziki açıdan güçsüz bile olabilmeli kendimce. Basit bir mürekkebin, basit kıvrımları bile sanat olabilmeli. Aklıma mağara adamlarının yaptıkları duvar resimleri geliyor. Basit bir kök boya ile şahane narinlikte bacakları ve gövdeleri, yarı mağara duvarlarında hareket edermişçesine beliren hayvan figürleri. Bunlar da sanat kendimce.

Günümüz platform ve galerilerinin, sanat üreticilerinin ve sanatsever tayfanın fotoğrafını çıkarmanızı istesek; ortaya nasıl bir fotoğraf çıkar?

Tek bir fotoğraf çıkabileceğini sanmıyorum. Fazla başarılı, çok bereketli girişimlerin yanında, kaynağını kendi eliyle değil eden platformlar da var. Galeri ve sanat platformları kesinlikle ressam için olmazsa olmaz mekanlar. Bilhassa benim gibi kendisini kanıtlaması gereken sanatçılar için çok büyük destekleri var. Fakat usta gerçekte vermeye zamanı ve enerjisi olmadığı savaşları da saptamak zorunda.

Özgür kalmak, bağımsızlığını korumak istiyorsa maalesef kimsesiz kalmak zorunda… Sanat, sanatçının fakat kimsesiz, yapayalnız yapabileceği bir seyahat. Dış etkilerden korunmak basit yok, kuşkusuz etki aşağı kalabiliyoruz. Özgürlüğünden ayrıcalık vermeden de ana cereyan platformlardan yararlanabiliriz, yeter ki dürüst zamanda, doğru insanlarla karşılaşalım ve içinden geçtiğimiz sınavları tökezlemeden atlatalım. Tüm bunlar biraz da felek tabii.

5e8c7f2379da3e2034104241

“Bu dünyanın meyvesini yiyemeyen”

Dünya, bugünlerde bir nevi karantina günleri yaşıyor; bu olanlar karşı kendinizi nasıl hissediyor ve neler yapıyorsunuz? Sizi şaşırtan, kızdıran neler oluyor?

Herkes gibi evde kapalı bir hayatı keşfediyorum. Çocukların uzak dersleri, konut işleri, meraklı ve evhamlı bir bekleyiş, sosyal ağ ve haberlerin takibi… Beklenmedik yeni bir gerçeklik, yeni ihtiyaçlar, yeni alışkanlıklar. Bir bilimkurgu filminin içinde buluverdim kendimi, ucuz bütçeli ama kendini izleyen bir bilimkurgu. Ara Sıra gerçekler fantezilerden daha adaleli benzeri. Örneğin, tuvalet kağıdı krizi, destek kampanyası, maske, kolonya meseleleri, ekonomi ve sıhhat arasındaki yoksa belediye ve merkezi yönetimler arasındaki çatışmalar. Bazen İstanbul’un eski fotoğraflarına bakıyorum ve hayal ediyorum o hayatların yumuşaklığını. Bugünün dünyasında ise yaklaşık olarak her gün, her şey beni şaşırtıyor ve kızdırıyor. Nasıl bu değin abesleştik? Hayat hangi ara, nasıl bu dek çalkantılı ve bulanık olabildi, şaşkınlık ediyorum.

Bu süreçte, yer yer epistemolojiden uzaklaşıyoruz ve pek çok kavramın da yer değiştirdiğine tanık oluyoruz, siz bu salgın ardından dünyanın ve insanın benzer kalabileceğini düşünüyor musunuz?

Elbette hayır! şu anda aklımızın alamadığı olağanüstü bir kargaşa… Virüs denetim altına alınsa da, bundan böyle hiçbir şeyin eskisi gibi olacağını düşünmüyorum. Kendimizi aşmamız, yeni idareli ve sosyal çözümler üretmemiz, yeni bir felsefe kurmamız gerekecek. Yakında dijital yaşam reel, maddi hayatımızdan fazla daha önemli bir yere sahip olacak ki bu da sahiden bizi doğamızdan, insanlığımızdan yavaş yavaş koparmak anlamına da gelebilir. yavaş yavaş bir rakam, bir çabuk numarası, bir IP numarası haline geliyoruz.

Bu da benim gibi sanatçılar için hem bir fırsat keza de bir facia. Fırsat, çünkü çok kısa zamanda, büyük kitlelere kolaylıkla ulaşmayı başarıyoruz teknoloji baştan sona. Afet, çünkü ulaştığımız insanlara dokunamıyoruz, onların hayatlarına temas edemiyoruz. Ama kendi adıma söylersem; bana ilham veren, fırçamın ucuna sürdüğüm boyanın gerçekliği değin gerçek insani ilişkiler.  Bunları kaybetmekten korkuyorum. Lakin muhakkak de olmaz. Belki eskisinden daha canlı renkler gibi takılırlar fırçama reel insanların hakiki hayatları.

Salgınla birlikte ırk ikiye bölünmüş durumda; dünyasal ahvalimizden insani ilişkilerimize ve sanat imal biçimimize dek, öyle fazla şeyin iyi-olumlu yönde etkileneceği ya da tarihe bakarak insan yavrusunun ders çıkaramayacağına, yani benzer şekilde devam edeceğine dair… Sizce?

Kendimce ikisi de doğru. Tarih tekerrürden ibarettir diye boşuna dememişler. Daha virüs çıkmamışken, dünyanın öyle çok coğrafyasında savaşlar vardı ve halen de devam ediyor. Demek ancak, biz problemlerimizi baskı kullanmadan çözmeyi başaramayan aciz yaratıklarız. Covid-19 krizi, bunu daha da belirgin olarak ortaya koydu diyebilirim. Bütün bu noksanlıkların yanında insanlığın fazla bir yol da kat ettiğini düşünüyorum. Bu krizler gelip geçtikten sonra, daha iyi göreceğiz bence. Örneğin, sosyal yardım, dayanışma, haberleşme ve irtibat konularında çok daha adaleli çıkacağız bu dönemden gibi geliyor. Zannediyorum, yeni keşifler, yeni buluşlar, yeni teknolojiler önemli bir ivme kazandıracak bu sürece…

Fakat genelde dünyaya baktığımızda, yaşadığımız sistemin veya siyasetin, ekolojik, hesaplı, sosyal, kültürel ve insani krizlere iyi cevap veremediğini ve dönüşmek, büyümek zorunda olduğunu görüyoruz. Dünya kabuk değiştiriyor ve ne eyvah fakat bize önderlik etmesi gereken yapı, bu değişimi geriden takip ediyor. Artık karşılıklı aklın beraber hareket edebilmesi, dünyanın bizi çağırdığı noktalara odaklanılması, çevre koruma, sosyal barışma politikalarının başarılı olması gerekiyor. Resimlerimde her zaman bu dünyanın meyvesini yiyemeyen, yiyenlerin sorumsuzluklarının sonuçlarını çeken, acımasızlık gören insanlara odaklandım. Uyarı ederseniz, doğa ve o kadınlar bu mesaja ortaklık ediyorlar.

[Toplam: 0   Ortalama: 0/5]
reklam

YORUM YAP

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
reklam
reklam